Sunday, July 24, 2005
Fare Fehmi
Sat, 23 Jul 2005 16:37:33 -0700 (PDT)
From:
"UMIT SEN" Add to Address Book Add Mobile Alert
Subject:
Fare Fehmi
To:
fkoru@yenisafak.com
Arastirmaci gazeteci Fare Fehmi yine tek bir kaynak gostererek Vahdettin'in hain
olup olmadigi konusunu "bilimsel" olarak becermis..
Bu uyanik 4 Ocak 2004 tarihinde yazdigi "Cuppeler ve Sariklara dair" baslikli bir baska herzesinde'de yine bir "tek" kaynaga dayanarak Ataturk'un Bektasi oldugunu cumle aleme ilan etmeye kalkmistida rahmetli amcam Aydin Sen'den tokadi yeyip oturmustu yerine . Rahmetli'nin asagida verdigi cevaba gik'i cikmadi.
Arsivime baktim soyle demis rahmetli bu Cumhuriyetin temellerini kemirmeyi cok seven arsiv faresine:
"Sayın Noyan’ın –Sizin tabirinizle- “sőylemesi”, bőyle çok kritik bir konuda – hele Atatürk gibi bir şahsiyet mezu-u bahs ise – kesin hükme varmakda yeterlimi dir? Birtek kaynağın iddialarına bakarak makale yazabilmek için insanın –herhalde- Taha Kıvanç olması gerekiyor"
SImdi kemire kemire iyice sisen faremiz kazma dislerini kalemi ile temizlerken Ismet Inonu doneminde yazilan bir Islam ansiklopedesindeki dip notunu Vahdettin'in hain olmadigina delil olarak gostererk yine "tek kaynak" tan atmaya devam ediyor. Hizini alamamis birde dunyalari ben yarattim havalarinda asagidaki kelamida etmis:
"Sizler de "Atatürk bizim referansımızdır, onu 100 yıl daha korumamız gerekir" düşüncesindeyseniz, tarihimize dair konuların 'resmî tez' dışında ele alınması sizi ürkütüyorsa yazdıklarımı okumayınız. Sadece Vahdettin konusuyla ilgili yazdıklarımı değil, bütün yazılarımı
Emredersin sehzadem. Biz okumayalim, sende meydani bos bul, bol keseden atmaya devam et, milleti zehirle, bizde tarihimize dair konularin 'resmi tez" disinda ele alinmasindan urkmus olalim.
Vahdettin'in hain olup olmadigi konusu beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Ancak beni bunamis bir Ecevit'in omrunun sonunda "yav ben yolumu sasirip once solcu sonra yolcu olurken megerse Mekke'de han sahibi haci sultanin sulalesinden geliyormusum acaba hata mi ettim, ne yapsamda su sucluluk duygusunu uzerimden atsam diye Rahsan'a masaj yaptirirken ve her aklina geleni cay icerken soyledigi bes para etmeyen sozlerin uzerine atlayan ve " iste gordunuz mu Vahdettin hain degilmis" diyenlerin manipulasyonu ilgilendiriyor.
Ve boyle eline gecen her firsatta 'tek kaynaga" dayanarak atip tutanlara hak ettigi cevabi
vermekte sart oluyor. Sozlerimi yine rahmetli amcamin bu uyaniga yazipta cevap alamadigi su cumleleri ile bitireyim:
Serebral masturbasyonlarınızı –lutfen- kendikendinize yapın.
Zira, ortalık yerde cinsel masturbasyon yapılmasına toplum kat’iyyetle cevaz vermez amma tuvalette herkes her istediğini ‘becerir’ ;…
Aydin Sen
UMIT SEN wrote:
Date: Fri, 9 Jan 2004 06:19:39 -0800 (PST)From: UMIT SEN Subject: Cuppeler ve sariklar'a dairTo: fkoru@yenisafak.com
Yeni Safak Online’deki 04.01.2004 tarihli “Cüppeler ve sarıklara dair” başlığı altındaki yazınızı hayretle okudum.
1- Atatürk’ün hiçbir yazılı yada sőzlü beyanında, herhangi bir inanç müessesine ait bir bağlılık veya bağımlılık ve hatta en ufak bir temayül ile bőyle konulara duygusal hiçbir yaklaşım ve hatta en ufak bir telmihin bile emaresi yoktur.
“Bağlılığını´ bukadar uzun müddet bukadar ısrar ve ustalıkla gizleyebilmesi utandığı ve sonuçlarından korktuğu içinmidir? Bir an için bőyle kabul edilirse, Bektaşilik (ya da Anadolu’da Alevilik) utanılacak, saklanacak bir moral müessese midir?
Isimlerini verdiğiniz diğer değerli şahsiyetler hakkinda polemiğe girmeyi luzumsuz addediyorum., zira bu eşhas herhangibir mefkure ya da ideolojiyi temsil etmiyor. Ancak Atatürk için durum çok farklı; Atatürk’ü masonluğunu ısrarla gizleyen Sultan Palamut Hanlarla aynı kaba koymağa nasil cüret edebiliyorsunuz?
2- Mustafa Kemal, bilhassa Atatürk olduktan sonra, őmürlere sığdırılabilecek revolüsyon karakterindeki sosyal değişim ve yapılanmaları cesaretle ve tamamen legal olarak başarmıştır. –Eğer olsaydı- gőnülden bağımlı bulunduğu Bektaşiliğinde evolüsyonunu –gerekli ihtiram ve ihtimami gőstererek- sağlayamaz mıydı? Bunu yapmasına kim mani olabilirdi?
Bu zaviyeden bakılırsa, Atatürk’ü riyakar ve korkak bir dejenere olarak takdim etmeye çalışmıyor musunuz?
Insan; manevi varlığının bütününü bağladığı bir mistik ekolü – hiçbir tehdit altında bulunmadığı halde – inkar ve red edebilir mi? Bu müessesenin yüzyıllar içinde yapılaşmış bütun sosyal organizasyonunu kendi koyduğu yasaklarla yok etmeğe çalışabilir mi?
3- Sayın Noyan’ın –Sizin tabirinizle- “sőylemesi”, bőyle çok kritik bir konuda – hele Atatürk gibi bir şahsiyet mezu-u bahs ise – kesin hükme varmakda yeterlimi dir? Birtek kaynağın iddialarına bakarak makale yazabilmek için insanın –herhalde- Taha Kıvanç olması gerekiyor.
Bir insanın ‘affekto-mental serebral kapasitesi’ (yani; kasap dükkanlarında işkembe-, ayak ve kelle ile beraber ‘sakatat’ adı altında satılan ve insanların çok büyük bir kısmının kafatasları içinde farkına bile varmadan, bir őmür boyu taşıdığı organın fonksiyonel gücü) ne kadar gelişmisse, o kadar az ‘inanır’; pozitif bilimle mücehhez yüksek kapasiteler içinde bir tek ‘mütedeyyin’ gősteremezsiniz.
Atatürk de “büyük bir kapasite’idi; inaç’ değil, ‘analiz ve sentez’ adamıydı. Bin seneyi mütecaviz hiç değismeyen ve ‘inanç’ olduğu için de –haliyle- değişmesine de gerek ve imkan olmayan statik bir inanç’a ve hele, o inancın :varyasyonlara tamamiyle kapalı, sőylenecek esasa ait bütün sőzleri kuruluşunda sőylenip bitmiş, kaskatı “ değişik disiplinlerine, değil merburiyeti en ufak bir ilgi ve sempatisi bile kabul edilemez.
Aksini iddia, Atatürk’e tahkirdir, Atatürk’ü tezyiftir.
Neler anlatmak istiyorsunuz?
Kıvır kıvır kıvranıp, kıvırtıp durmanızın altında yatanlar ne?
Serebral masturbasyonlarınızı –lutfen- kendikendinize yapın.
Zira, ortalık yerde cinsel masturbasyon yapılmasına toplum kat’iyyetle cevaz vermez amma tuvalette herkes her istediğini ‘becerir’ ;…
AYDIN SEN
Cüppeler ve sarıklara dair
Herkesin krizi kendine. Bir cenaze törenindeki cüppeli-sarıklı insanlar görüntüsü bende çok farklı çağrışımlara yol açtı. Çağrışımları izleyerek, epeydir elimin altında tuttuğum, şimdilik altı cildi çıkmış ve 11 cilde tamamlanması beklenen bir kitaba başvurdum...
Şimdi size bazı isimler sıralayacağım. Kimi siyasetten, kimi edebiyat hayatından, bazısı ilim ve fikir dünyasından, bir çoğu da asker kimlikli kişiler bunlar, musikişinasları da var. Birkaçının birbiriyle ilgili olmasını doğal karşılayabilirsiniz, ancak hepsini bir 'ortak payda' birleştiriyor bu isimlerin. Sizden beklediğim, listeyi dikkatle gözden geçirip aralarındaki ortak noktayı bulmanız. İşte o liste:
Mustafa Kemal Atatürk, Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Saydam, Mithat Paşa, Talat Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Abdullah Cevdet, Muallim Naci, Ahmet Rasim, Kazım Karabekir, Behçet Kemal Çağlar, Rıza Tevfik, Neyzen Tevfik, Şair Eşref, Ahmet Refik Altınay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Hilmi Ziya Ülken, Ali Nihat Tarlan, Samih Rifat Çağatay, Nuri Halil Poyraz, Şükrü Şenozan, Şemsi Yastıman... Daha eskiler de var: 2. Murat, Kanuni Süleyman, Tepedelenli Ali Paşa, Fuzuli...
Düşünün bakalım bu isimleri tek bir eğilimle irtibatlayabilecek misiniz?
Oysa, kendi isminin önünde 'Doç. Dr.' unvanı bulunsa da tıp adamı bir akademisyen olmaktan öte 'Dedebaba' diye anılacak önemde bir kişi, Bedrettin Noyan, Türk tarihinin değişik dönemlerinden bildiğimiz, kitaplarını okuyarak, şarkılarını dinleyerek yetiştiğimiz, siyasî kavgalarından hatırladığımız bu isimlerin hepsinin 'Bektaşi' olduğunu söylüyor... Evet Atatürk de, Bayar da, Menderes de, Karabekir de, Yahya Kemal ve Yakup Kadri de birer Bektaşi...
Bektaşilik, değiştirilmesi teklif edilemeyecek 'devrim yasaları' arasında yer alan 'tekke ve zaviyelerin kapatılması hakkında kanun' ile yasadışı kılınmış dinî yollardan biri. Kızkardeşinin cenazesi sebebiyle gündeme 'Nakşi şeyhi' diye giren hocaefendinin durumu neyse, 'Dedebaba' diye anılan Bektaşi önderinin durumu da yasalar önünde aynı... Cenaze törenindeki cüppeli-sarıklı görüntülere takılanların bana yaptırdıkları çağrışım da bu sebepten; Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba'nın imzasını taşıyan kitabın dördüncü cildinin kapağında, 'dinî kisveli' bir fotoğraf da yer alıyor: Doç. Dr. Noyan sarıklı-cüppeli bir 'Dedebaba' olarak...
Bektaşilik Balkanlar'da yaygın bir tarikat... 1990 sonrasında Arnavutluk'a ilk gittiğimizde, Türkiye'den gelen başbakan ve bakanların önüne çıkan karşılayıcı heyette, cüppe ve sarığıyla hemen fark edilen Bektaşi dedesi de yer alıyordu. Balkanların her köşesinde Bektaşi dergâhları, komünist dönemde bile, tabii gizli-gizli, varlıklarını sürdürdüler...
Türkiye'de de durum farklı değil; kanuna göre 'yasadışı' olmalarına rağmen, Bektaşi dergâhları, bugün de faal. Bedri Noyan Dedebaba, dergâh ve tekkeleri yasaklayan Atatürk'ün, ölümünden önce Bektaşiler için bir istisna yapmayı düşündüğünü, –galiba biraz da Yakup Kadri yüzünden– başaramadan öldüğü için çözümün bugünün politikacılarına düştüğünü söylüyor. Bu temenniyi 1968'de yazdığı düşünülürse, toplum hayatı içinde önemli yerler işgal eden Bektaşilerin hâlâ sonuç alamamaları ilginç...
"Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik" kitabının (Ardıç Yayınları, Tel.: 312- 418 3107) altıncı cildi ünlü Bektaşilere ayrılmış. Yukarıdaki listeyi o isimler arasından ben seçtim. Çoğu farklı ilgi alanlarında temayüz etmiş kişiler bunlar. Alevilik'ten farklı olarak, Bektaşilik doğumla değil sonradan olunduğu için, bir Dedebaba'dan 'nasip alınması' gerekiyor; ancak yetkili birinin el vermesiyle 'nasip alan' Bektaşi sayılıyor. Bektaşi vefat ettiğinde, "Sırra kavuştu" veya "Hakk'a yürüdü" deniliyor başına gelen için...
Kendisine el veren Ali Naci Baykal Dedebaba'dan "Bektaşilik alaturka masonluk, masonluk alafranga Bektaşiliktir" tespitini işittiğini kaydeden (s. 301) Noyan Dedebaba'nın listesinde yer alan Bektaşiler arasında siyasilerin varlığı da ilgi çekici de, Samih Rıfat Çağatay'dan Şemsi Yastıman'a uzanan musikişinaslar merakımı ayaklandırdı.
Samih Rıfat Bey "Yaslı gittim, şen geldim / Aç koynunu ben geldim" marşı dahil sayısız şiir ve beste yazmış biridir. Babası Şam mutasarrıfı Hasan Rıfat Paşa'ydı. Kardeşi Ali Rıfat Çağatay'ın da 'Tereddüt' adıyla bilinen ve "Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı?" mısraıyla başlayan şarkı gibi pek çok popüler bestesi vardır. Çağatay'lar beş kardeşler; soyadı farkı yüzünden 'kardeş' olduğu pek bilinmeyen (baba bir, anne ayrı) bir kardeş daha var: Gen. Cevat Rıfat Atilhan... Ünlü senarist Bülent Oran da, Rıfat Bali'nin "Musa'nın Evlatları – Cumhuriyet'in Yurttaşları" kitabında yazdığına göre (İletişim Yayınları, s. 212), Cevat Rıfat Atilhan'ın oğlu...
Kendisi yıllar önce Hakk'a yürüdüğü için tâkipçileri tarafından yayınlanma imkânına kavuşan Doç. Noyan'ın eseri çok değerli. Yayıncısı, ilk beş cilt halk kütüphanelerine dağıtılmak üzere satın alındığı halde bu uygulamanın yeni kültür bakanıyla durduğundan yakınıyor son cildin önsözünde. Oysa, öteki ciltlerin de günyüzü görmesini sağlamak gerekiyor. Çok değerli bilgileri başka nasıl öğrenebiliriz?
Merak uyandıracak başka ayrıntılar yarına...
Son tanıklıklar
Size bir şey söyleyeyim mi? Vahdettin konusuna girmekten çok mutlu değilim. Son Osmanlı padişahının biraz daha yürekli davranmasını ben de isterdim. Ülkenin en muhataralı döneminde daha nitelikli kadrolarla çalışmasını beklerdim. Menfâda geçen yıllarında suskun kalmasını da tam anlayabilmiş değilim; iyi-kötü bir şeyler söyleyebilirdi...
Sözün kısası, benim bu konuya girmemin sebebi Sultan Vahdettin'e duyduğum muhabbet değil. Kendisini bütün özellikleriyle tanıma fırsatı bulsam sevebilirim de, öte yandan nefret duygusu da o kadar uzağımda değil. Beni ilgilendiren tarihimizin en önemli dönemiyle ilgili böyle bir konunun bir tiyatro yazarının himmetine bırakılması... Konuyla ilgili kim ağzını açsa, "Turgut Özakman'ın yazdığı gibi..." demiyor mu, beni tutabilirseniz tutun...
Turgut Özakman da konuyu götürüp Atatürk'e bağlıyor... Oysa, Osmanlı-sonrası yeni bir devlet kurulurken, o devletin kurucu kadrosunun lideri, makamını üstlendiği padişahı övecek değildi herhalde... 'Enkaz edebiyatı' yapılan bir ülke burası... Kaldı ki, Sultan 6. Mehmed ile ilgili çok önemli karakter tahlilleri yapmaya imkân veren 'Şahbaba' kitabından, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi birinin tanıklığıyla, Atatürk'ün gerçek fikrini öğrenebiliyoruz. Vahdettin'in vefat ettiği haberi kendisine iletildiğinde, Atatürk, "Namuslu adamdı" diyor ve ekliyor: "İsteseydi Topkapı Sarayı mücevheratını yanında götürebilirdi."
Konuya gerçek açısından bakmamız gerekiyor. 'İdeolojik' kalıplara sıkıştırılmış, "Aman, farklı bir şey söylersek devletimiz tepemize yıkılır" vâri yaklaşımlar benim tüylerimi diken diken eder... Süleyman Demirel'e yakıştırsam da, öyle bir yaklaşıma mâruz kalmayı, kendime yakıştıramıyorum...
Demirel'i 12 Eylül sonrasında kapısını kimselerin çalmadığı günlerde yalnız bırakmayanlardan bir dostum, Vahdettin tartışmasına katılım biçiminden ne kadar şaşırdığını aktardı bana. O günlerinde, Süleyman Bey, bir ilâhiyatçıdan ileride din bilgilerine, bir tarihçiden öte tarih merakına kapılmış, fikirleri de Aziz Nesin'e "Bir darbe daha, Demirel komünist olur" dedirtecek denli sola yakın hale gelmişti... O dönemde, dostumun söylediğine göre, Süleyman Demirel, şimdilerde Bülent Ecevit'in savunduğundan daha ileri lâflar edermiş yakın tarihimizle ilgili olarak...
Köprü dergisine verdiği mülâkatları yeniden ele almanın zamanı geliyor galiba...
Sizler de "Atatürk bizim referansımızdır, onu 100 yıl daha korumamız gerekir" düşüncesindeyseniz, tarihimize dair konuların 'resmî tez' dışında ele alınması sizi ürkütüyorsa yazdıklarımı okumayınız. Sadece Vahdettin konusuyla ilgili yazdıklarımı değil, bütün yazılarımı...
Ne diyor Turgut Özakman? Şunu: "Vahdettin'in M. Kemal'i milli bir mücadele açsın diye Anadolu'ya yolladığı, para verdiği gibi, yazılan, kulaklara fısıldanan masallar var, ama biri bile doğru değil. Bunlar M. Kemal karşıtlarının, özellikle halifeci/padişahçı bir takım dincilerin uydurdukları masallardır." (Cumhuriyet, Vahdettin ne yazık ki hâindi..., 19 Temmuz 2005).
Dün buraya Milliyet yazarı Yılmaz Çetiner'e ait 'Son Padişah Vahideddin' adlı kitaptan alıntıladığım paragrafta 'masal' denilen iddiaların kaynak verilerek doğrulandığını okudunuz. Ancak, Yılmaz Çetiner de bir gazeteci; bir tiyatro yazarının karşısına bir gazeteciyi çıkartıp "Gazeteci tiyatrocuyu döver" demek herhalde yeterli olmaz. O sebeple, çok daha güvenilir bir kaynak bulmak gerekiyor...
İslam Ansiklopedisi'ne ne dersiniz? Ancak, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanmakta olan yenisine değil, İsmet İnönü zamanında, Hasan Ali Yücel'in yayımlattığı o eski ve orijinal 'İslam Ansiklopedisi'ne? Başında Adnan Adıvar gibi Milli Mücadele'ye katılmış bir bilimadamının bulunduğu, maddelerini daha çok yabancı uzmanların kaleme aldığı o dev ansiklopediye?
Bence göz atmaya değer...
Önce bir uyarı: İslam Ansiklopedisi'nin ilk cildindeki 'Atatürk' maddesinden yapacağım için bu alıntıyı, tek parti sonrası dönemde çıkmış fasiküllerden birinde bir 'karşı-devrimci' tarafından yazılmış sanmayın... Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün emriyle çıkartılan bir ansiklopedide, ona inanan kadro eliyle yazılmış 'Atatürk' maddesinden bu alıntı...
Açın İslam Ansiklopedisi'nin 1. cildinin 733. sayfasını, şu bilgiyle karşılaşacaksınız: "Samsun'a doğru yola çıkmasından bir gün önce, 9. Ordu Müfettişi olarak atanan Mustafa Kemal, Sadrazam Damat Ferit Paşa ile yemek yiyor ve yemekten sonra bir Anadolu haritası üzerinde müfettişlik bölgesi ile nüfuz sahasının genişliği hakkında konuşuyorlar... Ertesi gün, Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti'nin bakanlarını da teker teker ziyaret ediyor...
"Son ziyaret Padişah Vahdettin'edir... Mustafa Kemal Vahdettin'in Cuma selâmlığında bulunuyor ve namazdan sonra Padişah tarafından kabul olunuyor. Vahdettin, ellerini kaldırarak, 'İnşaallah millet mütenebbih ve müteyakkız olur. Bu vaziyet-i elimeden gerek bizi ve gerekse kendini tahlis eder' diye dua ediyor..."
Padişah'ın milletin uyanık olması ve tetikte durması temennisine dikkat. Bir şeye daha: İşgal altına düşmüş ülkesinde kurtuluşu milletin kendi eliyle başaracağına inanıyor Vahdettin...
Herhalde yeter.
From:
"UMIT SEN"
Subject:
Fare Fehmi
To:
fkoru@yenisafak.com
Arastirmaci gazeteci Fare Fehmi yine tek bir kaynak gostererek Vahdettin'in hain
olup olmadigi konusunu "bilimsel" olarak becermis..
Bu uyanik 4 Ocak 2004 tarihinde yazdigi "Cuppeler ve Sariklara dair" baslikli bir baska herzesinde'de yine bir "tek" kaynaga dayanarak Ataturk'un Bektasi oldugunu cumle aleme ilan etmeye kalkmistida rahmetli amcam Aydin Sen'den tokadi yeyip oturmustu yerine . Rahmetli'nin asagida verdigi cevaba gik'i cikmadi.
Arsivime baktim soyle demis rahmetli bu Cumhuriyetin temellerini kemirmeyi cok seven arsiv faresine:
"Sayın Noyan’ın –Sizin tabirinizle- “sőylemesi”, bőyle çok kritik bir konuda – hele Atatürk gibi bir şahsiyet mezu-u bahs ise – kesin hükme varmakda yeterlimi dir? Birtek kaynağın iddialarına bakarak makale yazabilmek için insanın –herhalde- Taha Kıvanç olması gerekiyor"
SImdi kemire kemire iyice sisen faremiz kazma dislerini kalemi ile temizlerken Ismet Inonu doneminde yazilan bir Islam ansiklopedesindeki dip notunu Vahdettin'in hain olmadigina delil olarak gostererk yine "tek kaynak" tan atmaya devam ediyor. Hizini alamamis birde dunyalari ben yarattim havalarinda asagidaki kelamida etmis:
"Sizler de "Atatürk bizim referansımızdır, onu 100 yıl daha korumamız gerekir" düşüncesindeyseniz, tarihimize dair konuların 'resmî tez' dışında ele alınması sizi ürkütüyorsa yazdıklarımı okumayınız. Sadece Vahdettin konusuyla ilgili yazdıklarımı değil, bütün yazılarımı
Emredersin sehzadem. Biz okumayalim, sende meydani bos bul, bol keseden atmaya devam et, milleti zehirle, bizde tarihimize dair konularin 'resmi tez" disinda ele alinmasindan urkmus olalim.
Vahdettin'in hain olup olmadigi konusu beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Ancak beni bunamis bir Ecevit'in omrunun sonunda "yav ben yolumu sasirip once solcu sonra yolcu olurken megerse Mekke'de han sahibi haci sultanin sulalesinden geliyormusum acaba hata mi ettim, ne yapsamda su sucluluk duygusunu uzerimden atsam diye Rahsan'a masaj yaptirirken ve her aklina geleni cay icerken soyledigi bes para etmeyen sozlerin uzerine atlayan ve " iste gordunuz mu Vahdettin hain degilmis" diyenlerin manipulasyonu ilgilendiriyor.
Ve boyle eline gecen her firsatta 'tek kaynaga" dayanarak atip tutanlara hak ettigi cevabi
vermekte sart oluyor. Sozlerimi yine rahmetli amcamin bu uyaniga yazipta cevap alamadigi su cumleleri ile bitireyim:
Serebral masturbasyonlarınızı –lutfen- kendikendinize yapın.
Zira, ortalık yerde cinsel masturbasyon yapılmasına toplum kat’iyyetle cevaz vermez amma tuvalette herkes her istediğini ‘becerir’ ;…
Aydin Sen
UMIT SEN
Date: Fri, 9 Jan 2004 06:19:39 -0800 (PST)From: UMIT SEN Subject: Cuppeler ve sariklar'a dairTo: fkoru@yenisafak.com
Yeni Safak Online’deki 04.01.2004 tarihli “Cüppeler ve sarıklara dair” başlığı altındaki yazınızı hayretle okudum.
1- Atatürk’ün hiçbir yazılı yada sőzlü beyanında, herhangi bir inanç müessesine ait bir bağlılık veya bağımlılık ve hatta en ufak bir temayül ile bőyle konulara duygusal hiçbir yaklaşım ve hatta en ufak bir telmihin bile emaresi yoktur.
“Bağlılığını´ bukadar uzun müddet bukadar ısrar ve ustalıkla gizleyebilmesi utandığı ve sonuçlarından korktuğu içinmidir? Bir an için bőyle kabul edilirse, Bektaşilik (ya da Anadolu’da Alevilik) utanılacak, saklanacak bir moral müessese midir?
Isimlerini verdiğiniz diğer değerli şahsiyetler hakkinda polemiğe girmeyi luzumsuz addediyorum., zira bu eşhas herhangibir mefkure ya da ideolojiyi temsil etmiyor. Ancak Atatürk için durum çok farklı; Atatürk’ü masonluğunu ısrarla gizleyen Sultan Palamut Hanlarla aynı kaba koymağa nasil cüret edebiliyorsunuz?
2- Mustafa Kemal, bilhassa Atatürk olduktan sonra, őmürlere sığdırılabilecek revolüsyon karakterindeki sosyal değişim ve yapılanmaları cesaretle ve tamamen legal olarak başarmıştır. –Eğer olsaydı- gőnülden bağımlı bulunduğu Bektaşiliğinde evolüsyonunu –gerekli ihtiram ve ihtimami gőstererek- sağlayamaz mıydı? Bunu yapmasına kim mani olabilirdi?
Bu zaviyeden bakılırsa, Atatürk’ü riyakar ve korkak bir dejenere olarak takdim etmeye çalışmıyor musunuz?
Insan; manevi varlığının bütününü bağladığı bir mistik ekolü – hiçbir tehdit altında bulunmadığı halde – inkar ve red edebilir mi? Bu müessesenin yüzyıllar içinde yapılaşmış bütun sosyal organizasyonunu kendi koyduğu yasaklarla yok etmeğe çalışabilir mi?
3- Sayın Noyan’ın –Sizin tabirinizle- “sőylemesi”, bőyle çok kritik bir konuda – hele Atatürk gibi bir şahsiyet mezu-u bahs ise – kesin hükme varmakda yeterlimi dir? Birtek kaynağın iddialarına bakarak makale yazabilmek için insanın –herhalde- Taha Kıvanç olması gerekiyor.
Bir insanın ‘affekto-mental serebral kapasitesi’ (yani; kasap dükkanlarında işkembe-, ayak ve kelle ile beraber ‘sakatat’ adı altında satılan ve insanların çok büyük bir kısmının kafatasları içinde farkına bile varmadan, bir őmür boyu taşıdığı organın fonksiyonel gücü) ne kadar gelişmisse, o kadar az ‘inanır’; pozitif bilimle mücehhez yüksek kapasiteler içinde bir tek ‘mütedeyyin’ gősteremezsiniz.
Atatürk de “büyük bir kapasite’idi; inaç’ değil, ‘analiz ve sentez’ adamıydı. Bin seneyi mütecaviz hiç değismeyen ve ‘inanç’ olduğu için de –haliyle- değişmesine de gerek ve imkan olmayan statik bir inanç’a ve hele, o inancın :varyasyonlara tamamiyle kapalı, sőylenecek esasa ait bütün sőzleri kuruluşunda sőylenip bitmiş, kaskatı “ değişik disiplinlerine, değil merburiyeti en ufak bir ilgi ve sempatisi bile kabul edilemez.
Aksini iddia, Atatürk’e tahkirdir, Atatürk’ü tezyiftir.
Neler anlatmak istiyorsunuz?
Kıvır kıvır kıvranıp, kıvırtıp durmanızın altında yatanlar ne?
Serebral masturbasyonlarınızı –lutfen- kendikendinize yapın.
Zira, ortalık yerde cinsel masturbasyon yapılmasına toplum kat’iyyetle cevaz vermez amma tuvalette herkes her istediğini ‘becerir’ ;…
AYDIN SEN
Cüppeler ve sarıklara dair
Herkesin krizi kendine. Bir cenaze törenindeki cüppeli-sarıklı insanlar görüntüsü bende çok farklı çağrışımlara yol açtı. Çağrışımları izleyerek, epeydir elimin altında tuttuğum, şimdilik altı cildi çıkmış ve 11 cilde tamamlanması beklenen bir kitaba başvurdum...
Şimdi size bazı isimler sıralayacağım. Kimi siyasetten, kimi edebiyat hayatından, bazısı ilim ve fikir dünyasından, bir çoğu da asker kimlikli kişiler bunlar, musikişinasları da var. Birkaçının birbiriyle ilgili olmasını doğal karşılayabilirsiniz, ancak hepsini bir 'ortak payda' birleştiriyor bu isimlerin. Sizden beklediğim, listeyi dikkatle gözden geçirip aralarındaki ortak noktayı bulmanız. İşte o liste:
Mustafa Kemal Atatürk, Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Saydam, Mithat Paşa, Talat Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Abdullah Cevdet, Muallim Naci, Ahmet Rasim, Kazım Karabekir, Behçet Kemal Çağlar, Rıza Tevfik, Neyzen Tevfik, Şair Eşref, Ahmet Refik Altınay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Hilmi Ziya Ülken, Ali Nihat Tarlan, Samih Rifat Çağatay, Nuri Halil Poyraz, Şükrü Şenozan, Şemsi Yastıman... Daha eskiler de var: 2. Murat, Kanuni Süleyman, Tepedelenli Ali Paşa, Fuzuli...
Düşünün bakalım bu isimleri tek bir eğilimle irtibatlayabilecek misiniz?
Oysa, kendi isminin önünde 'Doç. Dr.' unvanı bulunsa da tıp adamı bir akademisyen olmaktan öte 'Dedebaba' diye anılacak önemde bir kişi, Bedrettin Noyan, Türk tarihinin değişik dönemlerinden bildiğimiz, kitaplarını okuyarak, şarkılarını dinleyerek yetiştiğimiz, siyasî kavgalarından hatırladığımız bu isimlerin hepsinin 'Bektaşi' olduğunu söylüyor... Evet Atatürk de, Bayar da, Menderes de, Karabekir de, Yahya Kemal ve Yakup Kadri de birer Bektaşi...
Bektaşilik, değiştirilmesi teklif edilemeyecek 'devrim yasaları' arasında yer alan 'tekke ve zaviyelerin kapatılması hakkında kanun' ile yasadışı kılınmış dinî yollardan biri. Kızkardeşinin cenazesi sebebiyle gündeme 'Nakşi şeyhi' diye giren hocaefendinin durumu neyse, 'Dedebaba' diye anılan Bektaşi önderinin durumu da yasalar önünde aynı... Cenaze törenindeki cüppeli-sarıklı görüntülere takılanların bana yaptırdıkları çağrışım da bu sebepten; Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba'nın imzasını taşıyan kitabın dördüncü cildinin kapağında, 'dinî kisveli' bir fotoğraf da yer alıyor: Doç. Dr. Noyan sarıklı-cüppeli bir 'Dedebaba' olarak...
Bektaşilik Balkanlar'da yaygın bir tarikat... 1990 sonrasında Arnavutluk'a ilk gittiğimizde, Türkiye'den gelen başbakan ve bakanların önüne çıkan karşılayıcı heyette, cüppe ve sarığıyla hemen fark edilen Bektaşi dedesi de yer alıyordu. Balkanların her köşesinde Bektaşi dergâhları, komünist dönemde bile, tabii gizli-gizli, varlıklarını sürdürdüler...
Türkiye'de de durum farklı değil; kanuna göre 'yasadışı' olmalarına rağmen, Bektaşi dergâhları, bugün de faal. Bedri Noyan Dedebaba, dergâh ve tekkeleri yasaklayan Atatürk'ün, ölümünden önce Bektaşiler için bir istisna yapmayı düşündüğünü, –galiba biraz da Yakup Kadri yüzünden– başaramadan öldüğü için çözümün bugünün politikacılarına düştüğünü söylüyor. Bu temenniyi 1968'de yazdığı düşünülürse, toplum hayatı içinde önemli yerler işgal eden Bektaşilerin hâlâ sonuç alamamaları ilginç...
"Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik" kitabının (Ardıç Yayınları, Tel.: 312- 418 3107) altıncı cildi ünlü Bektaşilere ayrılmış. Yukarıdaki listeyi o isimler arasından ben seçtim. Çoğu farklı ilgi alanlarında temayüz etmiş kişiler bunlar. Alevilik'ten farklı olarak, Bektaşilik doğumla değil sonradan olunduğu için, bir Dedebaba'dan 'nasip alınması' gerekiyor; ancak yetkili birinin el vermesiyle 'nasip alan' Bektaşi sayılıyor. Bektaşi vefat ettiğinde, "Sırra kavuştu" veya "Hakk'a yürüdü" deniliyor başına gelen için...
Kendisine el veren Ali Naci Baykal Dedebaba'dan "Bektaşilik alaturka masonluk, masonluk alafranga Bektaşiliktir" tespitini işittiğini kaydeden (s. 301) Noyan Dedebaba'nın listesinde yer alan Bektaşiler arasında siyasilerin varlığı da ilgi çekici de, Samih Rıfat Çağatay'dan Şemsi Yastıman'a uzanan musikişinaslar merakımı ayaklandırdı.
Samih Rıfat Bey "Yaslı gittim, şen geldim / Aç koynunu ben geldim" marşı dahil sayısız şiir ve beste yazmış biridir. Babası Şam mutasarrıfı Hasan Rıfat Paşa'ydı. Kardeşi Ali Rıfat Çağatay'ın da 'Tereddüt' adıyla bilinen ve "Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı?" mısraıyla başlayan şarkı gibi pek çok popüler bestesi vardır. Çağatay'lar beş kardeşler; soyadı farkı yüzünden 'kardeş' olduğu pek bilinmeyen (baba bir, anne ayrı) bir kardeş daha var: Gen. Cevat Rıfat Atilhan... Ünlü senarist Bülent Oran da, Rıfat Bali'nin "Musa'nın Evlatları – Cumhuriyet'in Yurttaşları" kitabında yazdığına göre (İletişim Yayınları, s. 212), Cevat Rıfat Atilhan'ın oğlu...
Kendisi yıllar önce Hakk'a yürüdüğü için tâkipçileri tarafından yayınlanma imkânına kavuşan Doç. Noyan'ın eseri çok değerli. Yayıncısı, ilk beş cilt halk kütüphanelerine dağıtılmak üzere satın alındığı halde bu uygulamanın yeni kültür bakanıyla durduğundan yakınıyor son cildin önsözünde. Oysa, öteki ciltlerin de günyüzü görmesini sağlamak gerekiyor. Çok değerli bilgileri başka nasıl öğrenebiliriz?
Merak uyandıracak başka ayrıntılar yarına...
Son tanıklıklar
Size bir şey söyleyeyim mi? Vahdettin konusuna girmekten çok mutlu değilim. Son Osmanlı padişahının biraz daha yürekli davranmasını ben de isterdim. Ülkenin en muhataralı döneminde daha nitelikli kadrolarla çalışmasını beklerdim. Menfâda geçen yıllarında suskun kalmasını da tam anlayabilmiş değilim; iyi-kötü bir şeyler söyleyebilirdi...
Sözün kısası, benim bu konuya girmemin sebebi Sultan Vahdettin'e duyduğum muhabbet değil. Kendisini bütün özellikleriyle tanıma fırsatı bulsam sevebilirim de, öte yandan nefret duygusu da o kadar uzağımda değil. Beni ilgilendiren tarihimizin en önemli dönemiyle ilgili böyle bir konunun bir tiyatro yazarının himmetine bırakılması... Konuyla ilgili kim ağzını açsa, "Turgut Özakman'ın yazdığı gibi..." demiyor mu, beni tutabilirseniz tutun...
Turgut Özakman da konuyu götürüp Atatürk'e bağlıyor... Oysa, Osmanlı-sonrası yeni bir devlet kurulurken, o devletin kurucu kadrosunun lideri, makamını üstlendiği padişahı övecek değildi herhalde... 'Enkaz edebiyatı' yapılan bir ülke burası... Kaldı ki, Sultan 6. Mehmed ile ilgili çok önemli karakter tahlilleri yapmaya imkân veren 'Şahbaba' kitabından, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi birinin tanıklığıyla, Atatürk'ün gerçek fikrini öğrenebiliyoruz. Vahdettin'in vefat ettiği haberi kendisine iletildiğinde, Atatürk, "Namuslu adamdı" diyor ve ekliyor: "İsteseydi Topkapı Sarayı mücevheratını yanında götürebilirdi."
Konuya gerçek açısından bakmamız gerekiyor. 'İdeolojik' kalıplara sıkıştırılmış, "Aman, farklı bir şey söylersek devletimiz tepemize yıkılır" vâri yaklaşımlar benim tüylerimi diken diken eder... Süleyman Demirel'e yakıştırsam da, öyle bir yaklaşıma mâruz kalmayı, kendime yakıştıramıyorum...
Demirel'i 12 Eylül sonrasında kapısını kimselerin çalmadığı günlerde yalnız bırakmayanlardan bir dostum, Vahdettin tartışmasına katılım biçiminden ne kadar şaşırdığını aktardı bana. O günlerinde, Süleyman Bey, bir ilâhiyatçıdan ileride din bilgilerine, bir tarihçiden öte tarih merakına kapılmış, fikirleri de Aziz Nesin'e "Bir darbe daha, Demirel komünist olur" dedirtecek denli sola yakın hale gelmişti... O dönemde, dostumun söylediğine göre, Süleyman Demirel, şimdilerde Bülent Ecevit'in savunduğundan daha ileri lâflar edermiş yakın tarihimizle ilgili olarak...
Köprü dergisine verdiği mülâkatları yeniden ele almanın zamanı geliyor galiba...
Sizler de "Atatürk bizim referansımızdır, onu 100 yıl daha korumamız gerekir" düşüncesindeyseniz, tarihimize dair konuların 'resmî tez' dışında ele alınması sizi ürkütüyorsa yazdıklarımı okumayınız. Sadece Vahdettin konusuyla ilgili yazdıklarımı değil, bütün yazılarımı...
Ne diyor Turgut Özakman? Şunu: "Vahdettin'in M. Kemal'i milli bir mücadele açsın diye Anadolu'ya yolladığı, para verdiği gibi, yazılan, kulaklara fısıldanan masallar var, ama biri bile doğru değil. Bunlar M. Kemal karşıtlarının, özellikle halifeci/padişahçı bir takım dincilerin uydurdukları masallardır." (Cumhuriyet, Vahdettin ne yazık ki hâindi..., 19 Temmuz 2005).
Dün buraya Milliyet yazarı Yılmaz Çetiner'e ait 'Son Padişah Vahideddin' adlı kitaptan alıntıladığım paragrafta 'masal' denilen iddiaların kaynak verilerek doğrulandığını okudunuz. Ancak, Yılmaz Çetiner de bir gazeteci; bir tiyatro yazarının karşısına bir gazeteciyi çıkartıp "Gazeteci tiyatrocuyu döver" demek herhalde yeterli olmaz. O sebeple, çok daha güvenilir bir kaynak bulmak gerekiyor...
İslam Ansiklopedisi'ne ne dersiniz? Ancak, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanmakta olan yenisine değil, İsmet İnönü zamanında, Hasan Ali Yücel'in yayımlattığı o eski ve orijinal 'İslam Ansiklopedisi'ne? Başında Adnan Adıvar gibi Milli Mücadele'ye katılmış bir bilimadamının bulunduğu, maddelerini daha çok yabancı uzmanların kaleme aldığı o dev ansiklopediye?
Bence göz atmaya değer...
Önce bir uyarı: İslam Ansiklopedisi'nin ilk cildindeki 'Atatürk' maddesinden yapacağım için bu alıntıyı, tek parti sonrası dönemde çıkmış fasiküllerden birinde bir 'karşı-devrimci' tarafından yazılmış sanmayın... Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün emriyle çıkartılan bir ansiklopedide, ona inanan kadro eliyle yazılmış 'Atatürk' maddesinden bu alıntı...
Açın İslam Ansiklopedisi'nin 1. cildinin 733. sayfasını, şu bilgiyle karşılaşacaksınız: "Samsun'a doğru yola çıkmasından bir gün önce, 9. Ordu Müfettişi olarak atanan Mustafa Kemal, Sadrazam Damat Ferit Paşa ile yemek yiyor ve yemekten sonra bir Anadolu haritası üzerinde müfettişlik bölgesi ile nüfuz sahasının genişliği hakkında konuşuyorlar... Ertesi gün, Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti'nin bakanlarını da teker teker ziyaret ediyor...
"Son ziyaret Padişah Vahdettin'edir... Mustafa Kemal Vahdettin'in Cuma selâmlığında bulunuyor ve namazdan sonra Padişah tarafından kabul olunuyor. Vahdettin, ellerini kaldırarak, 'İnşaallah millet mütenebbih ve müteyakkız olur. Bu vaziyet-i elimeden gerek bizi ve gerekse kendini tahlis eder' diye dua ediyor..."
Padişah'ın milletin uyanık olması ve tetikte durması temennisine dikkat. Bir şeye daha: İşgal altına düşmüş ülkesinde kurtuluşu milletin kendi eliyle başaracağına inanıyor Vahdettin...
Herhalde yeter.